14 Aralık 2013 Cumartesi
TÜRK-İŞ GENEL SEKRETERİ PEVRUL KAVLAK'IN TİSK'İN 25. OLAĞAN GENEL KURULUNDAKİ KONUŞMASI.
TİSK'in 25. Olağan Genel Kurulun'da konuşma yapan TÜRK-İŞ Genel Sekreteri Pevrul Kavlak konuşmasında;

"Bu ülkede TOBB varsa, TÜSİAD, MÜSİAD varsa, TİSK varsa, Rahmetli Seyfi Demirsoy'un dediği gibi, TÜRK-İŞ de vardır ve var olacaktır. Her şeye rağmen olacaktır" dedi. Pevrul Kavlak'ın konuşması şöyledir: 
 

TÜRK-İŞ GENEL SEKRETERİ PEVRUL KAVLAK, TÜRKİYE İŞVEREN SENDİKALARI KONFEDERASYONU’NUN 
(TİSK) 25. OLAĞAN GENEL KURULUNDA BİR KONUŞMA YAPTI

 (14 Aralık 2013 – Ankara)

Son 5 yıldır, neredeyse tüm konuşmalarımızın konusu, ekonomik kriz. Dünyayı kuşatan ve baştanbaşa tüm parametrelerin değişmesine neden olan bu küresel felaket, hafiflemiş gibi görünse de, hala nefes alıyor ve işçisiyle işvereniyle, canımızı yakmaya devam ediyor. Fonların, bankaların, şirketlerin iflası ya da el değiştirmesi, hiçbir zaman istemediğimiz fakat yabancısı olmadığımız gelişmeler.

Bu kriz döneminde, daha öncekilerden farklı olarak, ülkelerin iflasına da tanık oluyoruz. Küresel ekonominin bütün dinamikleri değişti.  Ayakta kalan ülkelerin iktisadi egemenliklerinin yanı sıra, siyasi güçleri de sorgulanır oldu. Sermaye, her zamankinden daha güvenilir limanlar arıyor. Eğer sermaye, daha güvenilir bir liman arayışına çıkmışsa, krizdeki o ülkelerden kaçıyor demektir. Bu da finans sektörünün yanı sıra, reel sektörün de güç kaybı içinde olduğunu gösteriyor.

İşte böyle bir dönemde, Türkiye, sıcak paranın olduğu kadar, doğrudan yatırımın da cazibe merkezlerinden biri oldu. Yani, sanayi üretimi için de güvenilir bir liman arayan yatırımcı, ülkemizi tercih etti. Özellikle Avrupa'da yaşanan bu kriz, Türkiye açısından bir fırsata dönüştü. Peki neden? Yalnızca siyasi istikrar yüzünden mi? Ya da krize karşı geliştirilen politikaların, çok başarılı bir şekilde uygulanması nedeniyle mi? Yoksa, gelişmekte olan ülkelerden biri olduğumuz ve hep birlikte, parlayan bir yıldız olarak algılandığımız için mi? Elbette bu saydıklarım, göz ardı edilemeyecek faktörler. Ülkemizin son yıllardaki ekonomik performansı ortada.

Ama bizleri ülke olarak, krizin ve yaşanan tüm trajedinin olabildiğince uzağında tutan en önemli unsurlardan biri emekçilerdir. Türk emekçisinin terbiyesi, yeteneği, disiplini, bilgisi, eğitimi ve verimliliğidir. İşyeri kapanmasın diye, gerektiğinde evine eksik götürdüğü bir somun ekmek, üretim yavaşlamasın diye, fazladan akıttığı ter. Ülkenin çarkları dönsün diye, feragat ettiği ücretidir. İşte bu nedenle Türk sanayiinin asıl güvencesi, yalnızca yükselen tüketici güven endeksleri, düşük seyreden hammadde fiyatları ya da alınan siparişler değil, Türk işçisinin özverisidir. Onlar sizin çalışanlarınız, bizim üyelerimizdir.

Sizleri, yüz binlerce Türk emekçisi adına, o emekçilerin en büyük örgütlü gücü,
Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu TÜRK-İŞ adına saygılarımla selamlıyorum. Çalışma yaşamının temel taşlarından olan Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu'nun 25. Genel Kurulunun hayırlara vesile olmasını diliyorum.

Ben aynı zamanda, ülkemizdeki en büyük özel sektör kuruluşlarında örgütlü bir sendikanın, Türk Metal Sendikası'nın Genel Başkanıyım. İşveren örgütleriyle en çok muhatap olan, en çok üye adına sözleşme imzalayan sendikacıyım. Konfederasyonunuzun en büyük sendikası MESS'le, değerli başkanınız Tuğrul Beyle defalarca masaya oturduk. Geceler boyu süren zorlu pazarlıklar yaptık. Bazen tartıştık, gerildik. An geldi masadan kalktık. Gün geldi, eylemler yaptık. Grev kararları aldık. İşimizin gereğini yaptık. Sonunda bir şekilde anlaştık. Temsil ettiğimiz insanların hakkını, hukukunu korumak, ülkemiz için doğru olanı yapmak adına, el sıkıştık. Sadece mücadele etmedik. Ortak projeler, eğitimler yaptık. İş barışını tesis ettik, verimliliğe katkıda bulunduk. Bütün bu süreçler yaşanırken, bir şeyi aklımızdan hiç çıkarmadık. Ne mutlu ki, masanın diğer tarafında, bizim örgütlü gücümüzü tanıyan, bilen, birlikte sözleşme yapabildiğimiz, sosyal ortağımız diyebildiğimiz, bir işveren sendikası var, sendikaya inanan işverenler var dedik. Bunu hiç unutmadık. Unutmuyoruz.
Çünkü ne yazık ki, bugün ülkemizde bazı işverenler, sendika karşıtı bir tutum içindeler. Sendikaya karşılar. Yalnızca işçi sendikalarına değil, işveren sendikalarına da karşılar. İşveren sendikalarını, işçi sendikalarına çıkarılmış bir davetiye gibi görüyorlar. İşveren sendikalarının disiplinine girmek istemiyorlar. Ancak onlar şunu bir türlü anlamıyorlar ya da anlamak istemiyorlar. Bugün de, yarın da, üretimin niteliği ne kadar değişse değişsin, işçi hep var olacaktır. İşçi var oldukça, sendikası da olacaktır. Onun örgütlü gücü de var olacaktır. Bu ülkede TOBB varsa, TÜSİAD, MÜSİAD varsa, TİSK varsa, Rahmetli Seyfi Demirsoy'un dediği gibi, TÜRK-İŞ de vardır ve var olacaktır. Her şeye rağmen olacaktır.

Bildiğiniz gibi iş hukuku, işveren karşısında zayıf olan işçinin korunması için vardır. İşçinin hukuku, zaman içinde işçilerin örgütlenmesi sonucu, bir denge hukuku olmuştur. Ancak günümüzde 12 milyon sigortalının olduğu ülkemizde, sendikalı işçi sayısının bir milyon civarında olması, bu dengeyi çalışanlar aleyhine değiştirmiştir. Günümüzde, işçi ve işverenin varlık nedeni olan, işyerinin hukuku kavramı geçerlilik kazanmıştır. Bu çerçevede, o güne kadar birbirleriyle kıyasıya mücadele eden, hatta bu mücadeleyi zaman zaman işyerine zarar verecek ölçüye taşıyan anlayış yerine, taraf kavramı, önce sosyal taraflar, günümüzde ise sosyal ortaklar şeklinde kullanılmaya başlanmıştır. Ancak şunu açıkça ifade etmek zorundayım ki, örgütlenmenin önünü tıkayanlarla, işyerlerinde sendika istemeyenlerle, sendika karşıtı tutumunu sürdürenlerle, İşçi hak ve özgürlüklerini yok etmek isteyenlerle,
Örgütsüz işçiler ne taraftır ne de ortaktır. Onlar bizim için olsa olsa, endüstriyel demokrasinin, hatta demokrasinin önündeki en büyük engellerden biridir. İş barışının önünde engeldir. Kalitenin, verimliliğin, motivasyonun önünde engeldir. Unutmayınız ki, ülkemizden uluslararası kalite ödülü almaya hak kazanmış bütün işletmelerimizde sendika vardır. Verimliliğin, karlılığın, iş barışının olduğu bütün işletmelerde sendika vardır. Sendikaların olduğu işyerlerinde iş kazası asgari seviyededir. Yani, endüstriyel ilişkiler sağlıklı bir biçimde yürümektedir.

Türkiye ekonomisi değişiyor, gelişiyor. Siyasal kültürümüz değişiyor, dünyaya açılıyoruz. Toplumumuz önemli bir değişim geçiriyor. Değişen dünya, insanlık için yeni nimetleri beraberinde getiriyor. Ancak bazı işverenlerin anlayışı maalesef hiç değişmiyor. Sendika karşıtı işverenlerin bu tutumu, yalnızca kendi işyerlerindeki iş barışı açısından değil, endüstriyel demokrasisi ve genel olarak iş barışı açısından da önemli zararlar vermektedir. Çünkü onlar yalnızca sendikalara değil, işçi hak ve özgürlüklerine de karşıdır. Bunun son örneği, son günlerde çalışma hayatının gündeminde ağırlıklı olarak yer alan kıdem tazminatı konusunda yaşanmaktadır.

Hep söyledik, kıdem tazminatı, işçi sınıfının 77 yıl önce elde ettiği ve kullandığı bir haktır. İş güvencesine olumlu etki yapan bir düzenlemedir. İşçinin emeğinin yıpranma bedeli, emeklilik ikramiyesi, ücretin ödenmeyen kısmıdır. Kıdem tazminatı, iş ve gelecek güvencesidir. Milyonlarca çalışanı ilgilendiren kıdem tazminatı hakkından hiçbir şekilde vazgeçilemez. Bu yönleriyle kıdem tazminatı, Türkiye işçi sınıfının ve TÜRK-İŞ'in kırmızı çizgisidir. TÜRK-İŞ, bugün çalışanlar ve gelecekte çalışacak olanlar için, kıdem tazminatının mevcut haliyle korunmasından yanadır. TÜRK-İŞ'in son üç genel kurulunda oybirliği ile aldığı karar gereğince, Kıdem tazminatının fona devredilmesi, süresinin azaltılması gibi bu hakkın tasfiyesine ya da zayıflatılmasına yönelik her türlü girişimin karşısındadır. Burada, TİSK'in Genel Kurulunda bir kez daha söylüyorum ki, TÜRK-İŞ bunun cevabını genel grev olarak verecektir.

Endüstri ilişkilerinin temeli demokratik sistemdir.  Üretim sonucu sağlanan iktisadi gelirin dağılımı, özünde bir demokrasi konusudur. İşçi ve işveren sendikaları olarak varlığımızın teminatı, örgütlü toplum ve demokratik yapıdır. Ülkemizde endüstri ilişkilerinin geleceğine yönelik fikir yürütürken, aslında, demokrasinin geliştirilmesi için yapılması gereken düzenlemelerin dikkate alınması gerekir. Çalışanlar açısından, özellikle işçi-işveren arasında, uluslararası normların benimsediği hükümlere dayalı bir yapının oluşturulması, öncelikli bir konudur. Sendikalaşma oranının yüzde 8'lerde olduğu bu yapıda, sağlıklı bir endüstri ilişkileri sistemi kurmak mümkün değildir.
 
Öte yandan, sendikasız veya bağımlı bir endüstri ilişkileri sistemi oluşturma çabalarının, ne ölçüde çağdaş ve demokratik bir toplum sağlayacağı da tartışmalıdır. Bununla bağlantılı bir diğer konu da, kayıt dışı ekonominin kayıt altına alınmasıdır. Kayıt dışı ekonominin ve istihdamın bu denli yaygın olduğu bir yapıda, sağlıklı endüstri ilişkilerinin kurulamayacağı açıktır. Sendikal örgütlenmenin olduğu kurallara uyan bir işyeri ile her türlü kayıttan uzak işyeri arasındaki haksız rekabeti ortadan kaldıracak düzenlemeler, önem taşımaktadır.

Giderek yaygınlaşan ve temel istihdam biçimi haline dönüştürülen taşeron işçi uygulaması da bu kapsamda değerlendirilmelidir. Ülkemizde, sağlıklı bir endüstri ilişkileri sistemi oluşturmak için ekonomiyi kayıt içinde tutmak ve bir kara delik olan 
kayıt dışılığı azaltmak gerekir.

Endüstri ilişkilerinin biçimlenmesinde, işçi ve işverenin rolü önem taşımaktadır. Ancak, endüstri ilişkilerinin geleceği, devletin bu konuda alacağı rolle de şekillenecektir. Bu bakımdan, devletin sosyal politikalarının "refah toplumu" kavramı ile birlikte, yeniden kurgulanması gerekmektedir.

Çalışanların çaresizliğini, iş ve geçim şartlarındaki tedirginliklerini çıkış noktası yaparak, işyerlerinde huzur sağlamak mümkün değildir. Biraz önce örneğini verdiğim gibi, uzun mücadeleler sonucu kazanılmış haklarının tartışma konusu edilmesi kimseye yarar getirmeyecektir. Çalışanlar, piyasada alınıp satılabilen bir meta olarak görülmemelidir. Yaşama ve çalışma şartlarının iyileştirilmesi, insan onuruna yakışır çalışmanın sağlanması, iş barışının temelini oluşturmaktadır. Endüstri ilişkilerinde sorun değil çözüm odaklı yaklaşımların geçerli olması, çatışma değil barışın yerleşmesi, sosyal tarafların akılcı ve paylaşımcı yaklaşımlarıyla mümkündür. TİSK ve TÜRK-İŞ, geçmişten bu yana bu işbirliğini sağlayan, birlikte çalışma kültürünü başarıyla ortaya koyan, ülkemizin iki önemli kuruluşudur. Ülkemizin endüstri ilişkilerindeki deneyimi, işçilerle işverenler arasındaki çıkar çatışmasının, sosyal diyalog sayesinde çıkar birliğine dönüşebildiğinin başarılı örnekleriyle doludur. Ulusal ve sektörel düzeyde mesleki eğitim, istihdam, mesleki yeterlilik, iş sağlığı ve güvenliği gibi birçok alanda olumlu işbirlikleri gerçekleştirmek mümkün olmuştur.  Bu ve benzeri yaklaşımlar, endüstri ilişkilerinin geleceğinin biçimlenmesinde çizilecek yol haritasının, olumlu yönünü oluşturmaktadır. Türk Metal ile MESS'in birlikte yürüttüğü ve İLO tarafından dünyada en başarılı proje olarak gösterilen eğitimler, buna en güzel örnektir.

İşçi-işveren ilişkilerinin temel hedefi, üretimi artırmak, refahı adil paylaşmak, sosyal barışı yaşatmaktır. Yapılacak tüm düzenlemelerde, sosyal tarafların duyarlı olduğu hususları dikkate almak gerekmektedir.  İlişkilere, dar açılı değil geniş açılı, kısa vadeli değil uzun vadeli bakılmalıdır. İnanıyorum ki; Türkiye'nin geleceğinde işçi-işveren ilişkileri, geçmişten gelen birikim ve deneyimle daha da gelişecektir. Sosyal devlet ve çalışanlardan yana bir sosyal politika anlayışı, ülkeye egemen olacaktır.

Bu duygu ve düşüncelerle TİSK'in 25. Olağan Genel Kurulunun ülkemize, çalışma hayatına, işçi ve işverenlere hayırlı sonuçlar getirmesini dilerim. Saygılarımla.

GÜNCEL HABERLER
1 2 3 4 5 6 7 . . . 224 225 226 227 » »»
TÜRKİYE İŞÇİ SENDİKALARI KONFEDERASYONU
Copyright (c) TÜRK-İŞ 2007. Tüm hakları saklıdır.

Bu web sayfası ve içeriği, izin alınmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, tekrar yayınlanamaz, dagıtılamaz, başka internet
sitelerine metin olarak konulamaz. Kaynak belirtilmek koşuluyla alıntı yapılabilir, link verilebilir.
Bayındır sok.No:10 Kızılay Ankara